28.12.2016

Ferit Edgü / Hakkari'de Bir Mevsim

Yıl bitmek üzere. Bu yıl istediğim okuma performansını gösteremesem de; yılın son aylarında Ferit Edgü ile tanışma fırsatı bulduğum için seviniyorum. Bazı kitapların gerçekten zamanı var. Bu kitap uzun süredir kitaplığımda beni bekliyordu, ve nedendir bilmem, 2016'nın son aylarına denk geldi. Belki Hakkari, belki doğu, belki kış olguları bekletti beni; tam da kışın ortasında okumam için !!
Gerçeklerin tokat gibi yüzümüze çarpıldığı, gerçek ile düş arasında gidip gelen satırlar sizi alıp, ülkenin bir ucunda ki topraklara götürüyor. Farklı bir dilin zorluğunu çekmek, farklı bir iklimin soğuğunun yüreğinin taa derinlerine işlemesi, kendi ülkenin topraklarında olup, batıyla arasında ki farkı gerçeklerle tecrübe etmek. Kitabı okurken, sadece kelimelerden bu kadar etkilendiysem, gidip görmek, havasını koklamak, tüm imkansızlıklarına rağmen okumaya çalışan küçük yüreklerle göz göze gelmek kim bilir nasıl yer edecek? Yaşanması gereken bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Ve bir gün, yolumun düşmesini çok istiyorum. Bazen acıları, çaresizlikleri birebir yaşamak, paylaşmak daha çok şey katar insana.

Kitap, 1983 yılında beyaz perdeye uyarlanmış. Genco Erkal başrolde. Belgesel tadında olmuş biraz, fakat izlenesi. Kitaptan sonra mutlaka izleyin derim.

Kitaba gelince; Bir öğretmen. Kara kışın tam ortasında Hakkari'ye sürgün edilir. Zorlu kış şartları, yabancı bir dil, yabancı bir iklim, kültür. Güçlükler karşısında gerçeklerle yüzleşmek.

Altı çizilenler;

"Uzun gecelerde, yalnızlığın gecelerinde, bir de bakarsınız ki, o dilinden anlamadığınız kitap, sizin dilinizden anlamaya başlamış ve size açılıyor." (Syf.33)

"İnsan bildiği ya da bildiğini sandığı bir dilde yazılmış birçok kitabı da anlamayabilir, öyle değil mi?" (Syf.33)

"Ve o an, içimde yazmak isteğini duydum.
  Yazmak...Kime ? Neyi ?
  Hep bilinmeyene yazılmaz mı?" (Syf.48)

"Yolcu, bir gün yolunu yitirirsen, artık eski yolunu aramaya çalışma, yeni bir yol ara kendine." (Syf.77)

"Arada bir insanın kendini bir başkasının yerine koyması gerek. Ve belli bir sürenin geçmesi. Olayları değerlendirebilmek için. Nesnel olabilmek için." (Syf.78)

"Hangi dil, hangi insan dili kolay ki?" (Syf.80)

İyi Okumalar :))

7.12.2016

Laura Esquivel / Acı Çikolata

Uzun zamandır keyfine bu kadar vardığım bir kitap okumamıştım. Kitap biter bitmez, mutfağa attım kendimi. İnsanda bir şeyler pişirme isteği uyandırdığı kesin. :)) Bloga aktarmak biraz zaman alsa da; hala hatırımda ise, beni epey etkilemiş demektir zaten. Kitap "Aşk ve Gurur" ya da "Jane Eyre" gibi aşk kokan klasikleri aratmayacak lezzetteydi.

Ahh, Tita. Sanırım aklımdan çıkmayan kadın karakterler arasında birinci sıraya oturuverdi. Kendine özgü hayat alanı, o hayat alanının kuralları, baskıcı bir annenin ve geleneklerin arasına sıkışmışlığı, tüm bunlara rağmen duygularını kattığı yemekleri ve aşkı. Dili oldukça akıcı. Başlarken nedensiz bir çekincem vardı, fakat sayfalar ilerledikçe yersiz bir çekince olduğunu anladım ve Tita'nın büyülü mutfağına konuk oldum. Kitabın filmi olsa izlerdim diye düşünürken; küçük bir araştırma yaptım ve 1992 yılında, kitapla aynı ismi taşıyan bir film çekildiğini öğrendim. Fırsat bulduğum bir an izleyeceğim. Kitapların ekrana aktarılmasına karşı olsam da; Tita'yı nedense hayal ettiğimin dışında, o mutfakta görme isteği uyandı bende. Kitap kesinlikle tavsiyedir. En kısa zamanda okuyun derim. Okuduktan sonra geciktirdiğime pişman olduğum nadir kitaplardan biri.

Kitaba gelince; Tita, gelenekçi bir anne ve O annenin sözünden çıkmayan iki kız kardeşle yaşamaktadır. Yaşadıkları döneme istinaden, en küçük kızın anneye bakma zorunluluğundan, hayatını O'na feda etmesi çerçevesinde gelişen olaylar.

Altı çizilenler;

"…gülmek de bir tür ağlamaktı." (Syf.17)

"Aşk düşünülmez. Hissedilir ya da edilmez, o kadar." (Syf.28)

"Peki ama ahlak neydi? Samimiyetle sevdiği her şeyden vazgeçmek mi? Keşke hiç büyümeseydi." (Syf.160)

"…bir tek gerçek vardır, o da gerçek diye bir şey olmadığıdır! Gerçek, herkesin baktığı noktaya göre değişir." (Syf.171)

"Eğer özde değişiklik yaratmıyorsa yaptığımız bazı şeylere fazla önem vermemek gerekir." (Syf.200)

İyi Okumalar :))


20.11.2016

Rainbow Rowel / Eleanor & Park

Bazen kapağına ya da bloglarda okuduğum yorumlara kapılıp aldığım kitaplar tam bir hayal kırıklığı. Okumadan karar vermemek için okuyorum, fakat sonra zaman kaybı olduğu için üzülüyorum. "Eleanor&Park“ da bu kitaplardan biri !! Övülecek hiçbir tarafı yok !! Yaşı 15-19 aralığında olanlar okuyabilir !! Onun üstüne kesinlikle çıkmamalı. Ki ben, o yaş aralığının bile bu kitaptan alacağı bir şey olmadığını düşünüyorum !! Bazı yorumlarda; "yetişkinler de okumalı, herkesin alacağı bir şeyler var" şeklinde söylemler vardı, külliyen yalan. İki ergenin birbirine olan ilk aşkı, uzatılmış da uzatılmış. Yazarın bu kitabı yazma amacını acayip merak ettim. Kendinden bir şeyler var mı acaba ? Benim zamanım çok bol, senin söylediklerine kulak asmıyorum diyorsanız, buyrun okuyun...Ama kesinlikle tavsiye etmiyorum.

Kitaba gelince; Eleanor, sorunlu bir üvey babanın olduğu ortamda, kalabalık bir aileyle yaşamaktadır. Mecburiyetten katlandığı şeyler cabası. Yeni taşındıkları yerde başladığı okulda Park ile tanışır. Ve aşkın ilklerini yaşamaya başlar.

İyi Okumalar :))

15.11.2016

Zülfü Livaneli / Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm

Bir Zülfü Livaneli kitabı daha kitaplığımda yerini aldı. Takip ettiğim yazarların kitaplarını, okunacaklar listemde bulunan kitapların aralarına serpiştirmeyi seviyorum. Bazı kitapların belli vakitlerinin olduğunu düşünenlerdenim ben. O vakit gelmedi ise kitap bitmiyor, bir yerlerde tıkanıp kalıyor.
Zülfü Livaneli, kitapları hiç bitmesin dediğim yazarlardan. Dilini, kelimeleri kullanmakta ki ustalığını, duyguları kelimelere aktarma biçimini, konuları işleyişini, sizi meraklandıran olay örgülerini çok seviyorum. Ayrı bir okuma serüveni benim için. Ayrı bir tat. Yazarı seviyor ve hayatı ile ilgili bilgiye sahip iseniz; kitaplarında O'na rastlıyorsunuz bolca. "Anadil" olgusunu özellikle vurguladığı "Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm"ü kesinlikle okumalısınız. Yazarı daha önce hiç okumadıysanız "Kardeşimin Hikayesi" ile başlayabilirsiniz Zülfü Livaneli serüvenine.

Kitaba gelince; 12 Mart olaylarından dolayı yurtdışına uzanan bir hayat. Sami Baran. Tedavi olduğu hastanede, yaşamının o noktaya gelmesine neden olan bir bakan ile karşılaşır. Aynı fikirde olduğu arkadaşları ile bakanı öldürme planları yapar. Yok etmek ile bağışlamak arasında ki, görünmeyen, sızlayan ince çizgi.

Altı çizilenler;

"Çocukluğunda yalnız kalan insanlar genellikle bir sanat başarısıyla kendilerini göstermek isterler." (Syf.29)

"…insanları konuşarak tanıyamazsınız. Konuşmak, canlı yaratıklar arasındaki en etkisiz iletişim aracı. Dil yalan söylüyor, olanları çarpıtıyor, insanlığın hiç bıkıp usanmadığı klişeleri tekrarlıyor. Bu yüzden insanları dinlemek onları anlamak için yeterli değil." (Syf.29)

"…hayatı pembe pamuk şekerli bir lunapark olarak gören aptalca iyimserliği…" (Syf.47)

"Anadil öyle bir şeydi ki aynı şeyi başka dilde söylediğinde bütün anlamı, rengi, kokusu yitip gidiveriyordu." (Syf.165)

"Ölmek isteyeni kurtarmak, öldürmekle birdir." (Syf.201)

İyi Okumalar :))


13.10.2016

Josh Malerman / Kafes

Nihayet bitti. Kitap hızlı ilerlese de ben tat alamadım. Birden başladı, birden bitti gibi !! Neden ve sonuç arasında tıkandı kaldı sanki her şey. Bir grup insanın çabaları, bulundukları durumun vahimliği. Evet ama ne için ? En azından bir sonuç bekliyordum. Olay örgüsü bir sona bağlanıp, kafamızda ki sorulara cevap verseydi daha tatmin edici olurdu. Yazarın devam niteliğinde bir kitap yazmayacağını duymuştum. Acaba ne düşündü böyle sonlandırırken. Bizim hayal gücümüze bırakmış sanırım. Gözleri kapalı insanların tarif ettiği yaratıkları bile bir kılıfa sokamamışken; nasıl bir son olmalıydı diye düşünemedim açıkcası !!

Kitaba gelince; Yeryüzünde garip olaylar oluyor. İnsanlar ölüyor. Birbirini öldürüp, intihar ediyorlar. Malorie bu kargaşa içinde hamile olduğunu öğrenir. Hem dünya hem kendi çıkmazında, gözlerinin karanlığını koruyarak bir çıkış aramaktadır.

Altı çizilerler;

"…zaman bir yerden sonra anlamını yitiriyor. Ama eskiden yaşadığımız hayatı bize anımsatan tek şey o." (Syf.63)

"İnsanoğlu aslında korktuğu yaratığın ta kendisir." (Syf.238)

İyi Okumalar :))

29.09.2016

Özgür Bacaksız / Deli Çocuğun Güncesi

Bazı kitaplar bazı zamanlara çok iyi gelir. Ya da siz kendinizi kandırırsınız. Şu an benim yaptığım gibi. Okurken gaza gelip, her satırı, her kelimeyi notlar alırsınız, altını çizersiniz. Gözünüzün içine girsin diye oraya buraya yapıştırırsınız, ama olmaz. Okurken iyi gelir de, sonrası koca bir muamma.

Değişik bir tarzı var kitabın. İsminde günce geçse de, günce değil. Kişisel gelişim hiç değil, fakat iyi motive ediyor. Tabii bu ruh haliniz yerindeyse öyle. Keyif verdiği, yer yer güldürdüğü ve çokca düşündürdüğü kesin. Vakit bulduğunuzda kesinlikle okuyun derim.

Kitaba gelince; Yazar, hayatın başlıkları altında yaşadıklarını satırlara dökmüş. Güzel de olmuş. Hüzünlerini, yarım kalmışlıklarını, mutsuzluklarını hayatın tabanına çivi çakar gibi anlatmış dobra dobra. Kaçmak isteyip kaçamadıklarımızı, sevmek isteyip sevemediklerimizi görmemizi, dönüp kendimize şöyle bir etraflıca bakmamızı önermiş bir nevi !!

Altı çizilenler;

"Kötü bir şey midir duygu yoğunluğu? Kötü bir şey midir insanın her şeye alışması? Kötü bir şey midir gidenlerin arkasından bakmak?" (Syf.13)

"Ve yıllar sonra biraz da olsa anlamıştım bu karmaşık duyguyu, umut bir düşün başlangıcı, aynı zamanda bir düşün bitişiydi. Hayatın kuralıydı bu, sevmek bazen insanın canını yakıyordu..." (Syf.16)

"Modern dünyadaki ilk ruhsal ilaç, insanın aynaya ve kendine bakmasıdır. Kendi yerini ve tımarhanesini, yalnızlığını, gerçeklerini bilmesidir, deli olduğunu kabullenmesidir. Bunun dışındaki her kaçış yine kendini arayıştır." (Syf.22)

"Ömrünün en mutlu döneminden faydalanmazsan, hayat tarlan hep çorak kalır." (Syf.33)

"Uzaklaş tüm korkulardan, insanın hayatı yaptığı seçimle belirlenir. HIrs yapmadan yavaş yavaş süzül..." (Syf.37)

"İnsanlar dikenli çalıdır diyorum sana! Yangın çıkarmayı, hayallerini yakmayı severler." (Syf.43)

"Birileri vardır, hep sonradan gelirler, onlara inanırsınız, hayatınızı teslim edersiniz, onlar sizi hiç anlamaz, bir serçe gibi terk eder ruhunuzu." (Syf.64)

"Gerçek zenginliği soruyorsanız kimse bilmiyor, ama gerçek zenginliğimiz peşinden koştuklarımız değil, peşinden koşarken kaybettiklerimizdir. Bizler bir mana arayışında tüm manaları kaybeden boş ruhlarız." (Syf.89)

"Bir insan bütün dünyayı kazanıp kendi ruhunu kaybederse ne kazancı olur?" (Syf.101)

"Şimdi ruhu yorgun insanlar olduk, sistemin meşhur köleleriyiz. Nefretimizi, hırsımızı, çılgın egomuzu tutabilene aşkolsun!" (Syf.101)

"Ve gitmek daima bir cevaptır bu dünyaya." (Syf.127)

İyi Okumalar :))

27.09.2016

Zoran Zivkovic / Başka Zaman Kütüphaneleri

İnsan bazen her şeyden uzak kalmak istediğinde sığınacak yerler arar ya; şu ara ben de aradım ve buldum. Kanepe, kahve ve kitap. Şu ara, bu üçlü ile iyi bir birlikteliğim var. Bu yıl ki kitap hedefimi tutturamayacak olsam da; biraz hızlanıp, en azından okumak istediğim birkaç kitabı daha, yıl sonuna kadar okuyabileceğim.

Tabii ki itiraf ediyorum; biraz daha hızlı ilerleyen kitaplar seçiyorum şu ara. Hızlanmak adına, kafayı biraz daha hızlı toparlamak adına, kitaplara daha yoğun gömülüp dış dünya ile tüm bağlantıyı kesmek adına. Kitaplığıma göz atarken "Başka Zaman Kütüphaneleri" çarptı gözüme. Birkaç arkadaşımın tavsiyesi idi zaten. O zaman daha fazla bekletmeyip okuyayım dedim. Çok güçlü bir hayal gücü ile yazılmış kitap. Belki rastlamak istemeyeceğimiz, ama acaba yaşasak nasıl bir psiklojide olurduk diyebileceğimiz türden. 

Kitaba gelince; 6 adet öykü. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan öyküler. Hepsi birbirinden ilginç, hepsi birbirinden akıcı. Ben en çok Cehennem Kütüphanesi'ni sevdim. Öyle ki; keşke dünyanın adalet çerçevesinde verdiği tek ceza "kitap okumak" olsaydı.

Altı çizilenler;

"…bir insan neden gereksiz yere kendini mutsuz kılsın ki? Olağadışı şeyler, hiçbir açıklamaya gidilmeksizin oldukları gibi kabul edilmeliydiler. Bu tür şeylerle yaşamanın en kolay yolu da buydu." (Syf.28)

"…ne pahasına olursa olsun her şeye bir açıklama getirme çabalarımdan o zaman vazgeçmiştim. Sağduyu şapka çıkarılacak bir şeydir, ama insan her zaman aklıselime bel bağlayamaz. Bazı zamanlar bir muammayı kabul etmek çok daha mantıklı ve gerekli olabilir. Böyle bir kabullenme bazen insanın kellesini bile kurtarabilir, bu da azımsanacak bir şey değildir." (Syf.30)

"…hani bir kelime dilinizin ucuna gelir de bir türlü anımsayamazsınız ya öyle bir şeydi işte." (Syf.71)

İyi Okumalar :))

23.09.2016

Khaled Hosseini / Uçurtma Avcısı

Kaplumbağa hızında okuduğum bir kitabı daha bitirdim. Bu yılı da 20 kitapla sonlandıracağım galiba. Öyle anlar var ki; siz sayfalara bakıyorsunuz, sayfalar size !! Bir sayfayı tekrar tekrar okuyorsunuz da; yine de bir şey ifade etmiyor !! Nedenini biliyorum elbet !! Kabuk bağlayan yaralarınızı yeni sulara doğru açar iseniz olacağı bu !! :)) Yara ıslandı bir kere, yine yeniden kabuk bağlamasını beklemek gerek...

Kitap uzun zamandır raflarda. Ve eminim, epey bir çoğunluk tarafından okundu. Buna istinaden; beğenildi ve illa ki eleştirildi. Elimde uzun bir süre kalmasına rağmen, ben beğenen taraftayım. Sıcacık, içten. Dostluk, arkadaşlık, aile ilişkileri, her şey var kitapta. Bazen ruhunuzu okşayan şeyleri okumak iyi geliyor.

Kitaba gelince; Emir ve Hasan. Kabil'de yaşayan iki yakın arkadaş. Etnik köken farkından dolayı yaşadıkları kötü olaylar ve bulundukları yerin zaman geçtikçe savaş kaosuna girmesiyle ayrılan iki yakın arkadaş. Yıllar sonra kesişen yollar, sevgiler, acılar.

Altı çizilenler;

"Çocuklar boyama kitabı değildir. Onları en sevdiğin renklere boyayamazsın." (Syf.26)

"Özü sözü doğru olanların ortak yönü de budur: Karşısındaki kişinin de içten konuştuğunu sanırlar." (Syf.65)

"Sonuçta, mutlaka dünya kazanır. Düzen böyle." (Syf.119)

"…mutlu geçmişin kusursuzca mumyalanmış bir parçası; yaşamlarımızın dönüştüğü bu gri, boş tuvale atılan rengarenk bir fırça derbesi." (Syf.146)

"…zaman çok açgözlü bir şey- bazen, bütün ayrıntıları çalıp kendine saklıyor." (Syf.255)

"Yalan söylediğinde, bir insanın gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın." (Syf.367)

İyi Okumalar :))

24.08.2016

Sylvia Plath / Sırça Fanus

Nihayet Sırça Fanus'u bloga aktarma vakti. Elimde uzun soluklu kalan kitaplardan biri oldu. Sanırım bir kitabı daha, yanlış bir zamanda okudum. Tüm olumlu yorumlara rağmen ben pek keyif alamadım bu kitaptan. Joanne Greenberg'in Sana Gül Bahçesi Vadetmedim kitabını çağrıştırdı bana. Sırça Fanus'un dili biraz daha mizah içeren ve kolay anlaşılır bir dil sadece. Konu aynı. Kendi dünyasının içine sıkışmış, kimlik arayışında kaybolmuş ve sonu akıl hastanesi olan bir birey konu edilmiş. Yarı otobiyografik bir roman Sırça Fanus. Öyle ki; kitabın yazarı da kendi iç dünyasının sırça fanusundan kurtulamayıp 31 yaşında intihar etmiş.

Kitaba gelince; 1950'ler. Esther Greenwood. Büyük umutlar ve beklentilerle bir moda dergisinde iş bulur ve New York'a gelir. Umdukları, karşılaştıkları ve yaşadıklarının çatışması Esther'i bir bunalıma sürükler.

Altı çizilenler;

"…hani kent her saniye biraz daha küçülür ama insan gerçekte kendisinin küçüldükçe küçüldüğünü, yalnızlaştıkça yalnızlaştığını, bütün o ışıklardan ve o coşkudan saatte bir milyon kilometre hızla uzaklaştığını, hisseder ya, onun gibi bir şey işte." (Syf.21)

"Sessizlik bunaltıyordu beni. Sessizliğin sessizliği değildi bu. Benim kendi sessizliğimdi." (Syf.23)

"Eğer birinden hiçbir şey beklemezsen hayal kırıklığına uğramazsın." (Syf.63)

"Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır." (Syf.244)

İyi Okumalar :))

15.08.2016

Barış Bıçakçı / Baharda Yine Geliriz

"Bizim Büyük Çaresizliğimiz"den sonra ikinci Barış Bıçakçı kitabı. Yazarın naif, sıcak, sıkmayan kalemini çok seviyorum. Kitabı okurken değişik bir his peydah oluyor ! Sanki karşılıklı oturmuşuz da, bir demlik çay eşliğinde sohbet ediyoruz, sevgili yazar anılarını anlatıyor. Her Barış Bıçakçı kitabından sonra Ankara'yı gezip görme isteği uyanıyor bende. En kısa zamanda aklımda olan bir ziyareti gerçekleştireceğim sanırım. Öykülerde ki sokakları arşınlamak güzel olacaktır eminim.

Kitaba gelince; Birbirinden sıcak, içten öyküler yer alıyor kitapta. İnsanlar, şehirler, hayatlar, sokaklar, özlemler, ayrılıklar, Ankara ve soğuk günleri, memurlar ve gündelik yaşamları. Ben gibi, sen gibi her satır. Kesinlikle okunmaya değer.

Altı çizilenler;

"Kendi içini göremeyen, orada ne rezil şeyler olduğunu bilmeyen, kendi içinden çıkamaz." (Syf.19)

"İnsanın geçmişi peşinden uysal bir köpek gibi gelse, tamam ! Ama biz insanların zamanla tedirgin bir kediye dönüşme olasılığı da var. Sırtı kabarık, durmadan arkasına bakan bir kedi…" (Syf.61)

İyi Okumalar :))

11.08.2016

Ercan Kesal / Nasipse Adayız  

Okuma konusunda kaplumbağa hızını dahi ileride bırakacak bir yavaşlıktayım. İş yoğunluğu, mevsim sıcakları, küçük seyahatler.....vs. Bahanem çok anlayacağınız. Ama asıl neden "reading slump". Yani kitap okuyamama sendromu. Bir süredir benimle ve ben üstüne gitmemeye özen gösteriyorum. Kafanızın içi doluysa, binbir çeşit planınız var ise; normal bir sendrom. Ben eylüldeki tatilimden sonra kurtulacağım bu sendromdan inşallah. Deniz, kum, güneş kime iyi gelmemiş ki ?

Sımsıcak Peri Gazozu ve sohbet havasında ki Evvel Zaman'dan sonra, sanırım yanlış ve düşüncelerle dolu olduğum bir zamanda okuduğum için, ne yazık ki keyif alamadığım bir kitap oldu Nasipse Adayiz. Ercan Kesal'in kalemine, diline, satırlarında ki içtenliğe hayranım; fakat bu sefer frekansımız tutmadı. Kim bilir, belki bir süre sonra tekrar okurum.

Kitaba gelince; Kemal Güner. Doktor. Ayrıca çalıştığı hastanede yönetici. Kendini, tesadüfen bir seçim karmaşasının içinde buluverir. Ne olduğunu dahi anlamadığı bir serüvende koşturmaya başlar.

Altı çizilenler;

"Geçen gün ömürdendir…" (Syf.16)

"Kör nokta nedir biliyorsun değil mi?
  Kişinin kendini tanıyamadığı nokta kör noktaymış." (Syf.144)

İyi Okumalar :))

9.06.2016

Sezgin Kaymaz / Bakele

Kaptanın Teknesi ve Lucky'den sonra üçüncü Sezgin Kaymaz kitabım. İki güzel romandan sonra, çok sevdiğim yazarın öykülerinin yer aldığı kitap taze bitti ve ben hemen paylaşmak istedim.
Romanları kadar güzeldi öyküleri de. Sıcacık, içten, duygularımızı okşayan, unuttuğumuz değerleri bize sunan, anlamayacağımızı varsayarak biraz bastıra bastıra vurgulayan. Sanırım, tam da maneviyatı yüksek şu günlerde okuduğum için daha bir yer etti bende. Birçok karakter ve öykü uzunca bir süre hafızamın bir kenarında yer alacak. Beni bekleyen o kadar çok kitap var ki; kitaplığımda bulunan Geber Anne ile devam edeceğim Sezgin Kaymaz serüvenime, diğer kitaplarını da en kısa zamanda kitaplığımda görmek istiyorum. Kapağını da çok sevdiğim kitabı mutlaka okuyun diyorum. Sezgin Kaymaz ile kesinlikle tanışmalısınız. :))

Kitaba gelince; 34 öykü. Sevgi, saygı, yaşanmışlıklar, emanet edilen alışkanlıklar, insani yanlar, yıkılan güvenler, yalanlar üzerine kurulu hayatlar. "Biz" gibi, kısaca !! :)) Hepsi birbirinden güzel öyküler. Ama ben; "Nefes", "Temizlik İmandandır", "Gözünün İçindekini Göremezsin", "19 Mart 2050, Perşembe" ve "Seyrediyorsan Ortaksın" öykülerini hep hatırlayacağım.

Altı çizilenler;

"Aşk, aşık olduğunla yekvücut olmakmış." (Syf.13)

"Canını söyletmek istiyorsan dilini söyleteceksin." (Syf.39)

"İnatlaşmak için iki inatçı lazım...Kavga etmek için iki cahil, dövüşmek için iki aciz." (Syf.89)

"Hayat seninle gelir…Diş ağrın gibidir mazin. Kaçamazsın." (Syf.129)

"Siz hasreti de aşk ile sevecek kadar aşık mısınız?" (Syf.175)

İyi Okumalar :))

31.05.2016

Tarık Tufan / Şanzelize Düğün Salonu

Yıllar önce, ortaokula gittiğim vakitlerde "Kekeme Çocuklar Korosu" ile tanışmıştım Tarık Tufan ile. O zaman çok sevmiştim, fakat bir daha yollarımız kesişmemiş sanırım. Yıllar sonra yazarla, yeni romanıyla yeniden karşılaştık ve eski bir arkadaşa rastlamış gibi okudum satırları. 
Yazarın dili oldukça sade, anlatmak istediğini, okuyucuyu çok zorlamadan iletebiliyor. Fakat yazar; bir insanın arayışa geçmesini, yaşadığı ve yaşamak istediği hayat arasında bocalayıp bir tarafa yönelme arzusunu, karşı tarafa tam zıt bir yaşam tarzını empoze etmeye çalışırken, biraz katı bir dil kullanmış sanki. Zıtlık tabii ki olacak !! Bunun doğru veya yanlışlığını tartışmıyorum !! Naçizane fikrimdir ki; herkesin yaşam tarzına saygı duyulmasının gerektiğini ve bize uymayan olguları yanlış diye lanse etmek ve bunu vicdani bir yöne bağlayıp karşı tarafı yermek ne kadar doğru tartışılır diye düşünüyorum !!
Benim altını çizdiğim o kadar çok cümle var ki; birkaçını sizlerle paylaşacağım. Tarık Tufan'ın dingin üslubunu tatmak için okumaya değer bir kitap.

Kitaba gelince; Annesini kaybeden, Şeyh bir babanın oğlu. Edebiyat kulübünde Eda'ya aşık olur ve hayatına sorular yağmaya başlar. Soruların peşinden giderken ummadığı bir olay kurgusunun içinde bulur kendini.

Altı çizilenler;

"Çaresiz insanlar son bir umut olarak, son bir kurtulma arzusuyla, toprağın altına girer gibi, karanlıkta bir okyanusun sularına dalar gibi gözlerini kapatırlar. Gözlerini kapamak çocukluktan kalma ilkel bir savunma silahıdır; hiçbir sorunu çözmez, sadece sen görmeden olup biter her şey. Bu da iyi bir şeydir." (Syf.9)

"Bu dünyada hiçbir düşmanım yok, çünkü en çetin kavgaları kendi içimde yaşıyorum. Kendim varken bana zarar vermesi muhtemel bir başkasına ihtiyacım yok." (Syf.13)

"Yürüdüğün yolun ışıklandırılmış olması, gideceğin yerin aydınlık olması anlamına gelmez." (Syf.13)

"Yalancı bir peygambere inanmaktan daha kötüsü, bir peygambere yalandan inanmaktır…" (Syf.28)

"İnsanın çaresizliği ne kadar büyükse, kendisini teselli edebilecek en saçma hayallere inanma ihtiyacı da o kadar büyüktür." (Syf.58)

"Zamanı uzatan, insanın geçmiş acılarının toplamını bir duygu olarak o an diliminde yaşamasıdır." (Syf.119)

"İstanbul sadece fotoğraflarda yoksulların arkasında durur." (Syf.231)

"Yaşamak, insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir. Bazılarından biraz daha uzun süre kaçabiliyoruz ama er ya da geç yakalanıyoruz. Yaşlanmak, artık kaçma teşebbüsünde bulunamayacak kadar yorulmak demektir. Gençler kaçarlar, yaşlılar beklerler; mukadder olan nerede olursak olalım gelip bizi buluyor. Onca kaçış denemesine rağmen buradayım; bütün çabalarıma rağmen tam da unuttum dediğim anda." (Syf.233)

İyi Okumalar :))

24.05.2016

Selçuk Aydemir / Mahalleden Arkadaşlar

Yaşadığım semtte geçtiğinden mi, 90'lar benim de çocukluk yıllarıma denk geldiğinden mi, ya da ben içten gülmeyi özlediğimden midir nedir bilemem ama; kitaptan büyük keyif aldım. Mekanlardan dolayı zaman zaman gözlerim dolsa da; kahkahalarımın dinmediği bir okuma serüveniydi. 

Şimdi olduğu gibi, o zamanların da kendine ait zorlukları vardı tabii ki. Ama ne zaman o yıllar zihne tebelleş olsa; "güzeldi be" deyip dolan gözlerime inat kahkaha attığım anılar gelir hatra. Çok klişeleşen insan ilişkilerine inat, çok sıcak, samimi, akrabaymışcasına komşuluk ilişkileri vardı o yıllarda. İlk arkadaşlık deneyimleri, grupça hareket etme eylemleri, kan kardeş serüvenleri komşu çocukları ile idi. Sabah erkenden sokağa fırlayıp, akşamın ne kadar çabuk olduğuna hayıflandığımız, hiç ayrılmak istemediğimiz, belki de hayatımızda görüp görebileceğimiz en saf en temiz yüreklerin sevgileri bizimleydi o vakitler.

Hepimizin medyadan aşina olduğu Düğün Dernek, Çalgı Çengi, Kardeş Payı, İşler Güçler gibi yapımların senarist ve yönetmenliğini yapan yazarın dili çok naif, anlatmak istediğini hiç dolambaçsız aktarmış satırlara. 6 ile 11 yaş arası bir grup çocuğun, mahalle kültürünün var olduğu dönemlerde ki hallerini, çok keyifli bir anlatımla sunmuş. 90'lar da çocuk olmuş, o yılları özlemiş, birkaç günlüğüne zaman tüneline girmek isteyen herkese tavsiyedir kitap. Dilinizde patlayan şekerler varken okumak daha keyifli olur belki. Deneyin. :))

Kitaba gelince; Selçuk, Mete ve Serkan. Çocukluğun, o en temiz ve masum yanıyla mahallelerinde çete kurmaya karar verirler. Tek engelleri kendilerinden birkaç yaş büyük ve güçlü bir çetesi olan İsmet'tir.

İyi Okumalar :))

23.05.2016

Mine G. Kırıkkanat / Sinek Sarayı

Uzun zamandır sekteye uğrattığım kitap günlerime yavaş yavaş geri dönüyorum. Uzun yaz akşamlarını keyifli kılacak dostlarıma nihayet kavuştum. Tembellik bitti. :))
Yeni yazar keşiflerine Mine G. Kırıkkanat'la devam ettim. Ve öyle çok sevdim ki; "Sinek Sarayı" biter bitmez, yazarın diğer kitaplarını hemen ilk alınacaklar sepetime ekledim.
Anlatım dilini çok sevdim yazarın. Konuyu işleyişi, birbirine bağlayışı, karakterler, hepsi birbiriyle uyum içinde. Betimlemelerden hoşlanan biri olarak, yazarın mekan betimlemelerini ayrıca çok sevdim. Karakterler, farklı dünyaların, fakat aynı apartmanın birer ferdi. Hem uzak olduğumuz, ama bir o kadar içimizde olanlar. Belki de hep uzak olmak istediklerimiz. Ama yürekteki acılar hep aynı !!
O kadar çok altını çizdiğim cümle var ki; "dur, burayı tekrar oku!" diye seslenen cümleler. Hala okumayanlar için kesinlikle tavsiye bir kitap.

Kitaba gelince: Sinan. Mimar. Babası Fransız, annesi Türk. Yıllar sonra Türkiye'ye dönmeye karar verir. Yakın arkadaşı Hilmi'nin, Cihangir'de çıkmaz bir sokakta bulunan anneannesinin evine yerleşir. İstanbul özlemi, anne özlemi, gelecek kaygısı ve karşılaştığı farklı apartman sakinleri. Sevgiler, ayrılıklar, hüzünler, yarım kalan aşklar...

Altı çizilenler;

"İyi niyet, aşağılayıcıdır kimi zaman. Nefrete dayananların, merhametle öldürüldüklerini gördüm." (Syf.9)

"Gençler kendi yaşadıklarını ölçüt almazlar. Onların zamanı gelecektir çünkü. Zamana, geçtikten sonra sahip çıkıyor insanlar." (Syf.28)

"Tek kişilik kederleri taşımak her zaman daha ağırdır." (Syf.55)

"Sevgi doyumsuzluğu, yaşama karşı ya da yaşam içinde yırtıcı insanların başlıca gerekçesi mi, bilmiyorum." (Syf.74)

"Anlatılmayan öyküler, kimi zaman yaşanırlar." (Syf.85)

"Onurun aşırısı da onursuzluğa mı dönüşüyordu acaba ? Sevgi gibi ?" (Syf.109)

"İyi insan ne demek anne ?
 Çektiği acıları, verdiği acılardan daha kolay unutanlar, iyi insandırlar yavrum." (Syf.121)

"Gerçek ne demek zaten ? Düşlerin gerçek olmadığını kim ileri sürebilir ?" (Syf.131)

"Kimi sızılar vardır, keder değil, acıdırlar. Kapıya sıkışan bir parmak gibi, yüreğini dağlarlar insanın." (Syf.135)

"Her yaşamın bir arka bahçesi var mı?" (Syf.135)

"Yoksunluğun sessiz çığlığı değil midir nefretin sesi?" (Syf.138)

İyi Okumalar :))
 

18.05.2016

Hakan Karakaşoğlu / Mumsema Han

Kitap Eminönü, Kapalıçarşı, Tahtakale ve Beyoğlu arasında geçtiği için bile okunmaya değer bence. Sadece bu mekanlara gittiğimde kendimi İstanbul'da hisseden ben, kitabı okurken tarihi yarımada turu attım bir nevi. Yazarın ilk romanı, naçizane bir okur olarak ben çok beğendim. Kitap karakteri Adem'e ise hayran oldum. Kitabın dili gayet naif. Sizi ilk sayfadan alıyor son sayfaya kadar  hiç sıkmadan götürüyor.
Kitabın kapağına ayrıca hayran oldum. Biraz da mesleki bir merakla inceleyip beğendiğim kapaklar arasına girdi. Kitabın hikayesine ve geçtiği mekanlara istinaden uyum içinde. Ben kendi adıma söyleyebilirim ki; yazarın yeni çıkacak olan kitaplarını dört gözle bekliyor olacağım.

Kitaba gelince; Adem, ailesini küçük yaşta trafik kazasında kaybetmiş. Çelişkileri, hayata karşı çekinikliği ve tüm korkuları ile hayata tutunmaya çalışmış. Eminönü'nde bir hana yolu düşen 'Adem'in hikayesi.

Altı çizilenler;

"Kurtulmak için kendimizden feragat etmemeliyiz. Aksi takdirde kurtulmuş değil, tüm ruhumuzu sarmalayan bir yalanın içinde kaybolmuş oluruz. Biz inadına, daha çok kendimiz olmalıyız." (Syf.18)

"Bazı günler vardır, bilirsin, hızla akar gider zaman ve o zamanlar ne eksiltir, ne doldurur seni. Dokunmaz, geçer gider yanından ama sen onu açık kalmış pencereden esen rüzgar zannedersin." (Syf.59)

"Merhemi olmayan acılar çekerek kabuklarımızı kırmak zorundayız." (Syf.59)

İyi Okumalar :))

13.05.2016

Hüseyin Kıyar / Hisar'dan Ahmet

Babamın adı Ahmet olduğu için mi bu kadar etkilendim ben bu kitaptan ? Yoksa satırlarda özlediğim bir sıcaklığı yakaladığım için mi ? Başlayıp yarım bırakmıştım, sonra tekrar başlayıp bir günde bitirdim. Yazarın anlatım diline bayıldım. Böyle sıcacık, doğal, bizden gibi. Sanki dinlemeyi sevdiğim birinden, yan komşu Ahmet amcanın hikayesini dinler gibi. Belki biraz babam vardı satırlarda. Ne de güzel olur, ben de birgün oturup babamı yazsam. Kim bilir belki birgün !! Kitabı es geçmeyin derim. Hisar'dan Ahmet ile kesinlikle tanışın.

Kitaba gelince; Hisar'dan Ahmet, memleketinden Ankara'ya göçmüş. Hayatı ciddiye almak ile tiye almak arasında gidip gelen, ciddi görünümlü, fakat içinde ki çocuğu hiç kaybetmemiş bir adam.

Altı çizilenler;

"Zaten zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok, inan bana!" (Syf.129)

"İnsanlar yüzyıllar boyu savaştılar, gürzlerle birbirlerinin kafalarını yardılar, birbirlerinin üzerine ateşler attılar, bombalar patlattılar, zehirlediler. Hep zalimlerin sözü geçti,  sanki dünya yalnızca onlarındı." (Syf.131)

İyi Okumalar :))

 

11.05.2016

Sezgin Kaymaz / Lucky

Evet, tam iki ay boyunca benimle olan ilk kitap. Sorun kitapta değil, bende !! Her ne kadar "bahardandır"ın arkasına sığınmış olsam da; bahardan falan değil, bu düpedüz benim alenen tembelliğim ve kitap okuma isteksizliğim. Hala çözmüş olduğum bir sorun değil. Tek tesellim, kitap okumayı çok sevdiğim uzun yaz akşamlarının teşrif etmesi.

Kaptanın Teknesi'nden sonra ikinci Sezgin Kaymaz kitabıydı Lucky. Kendine has tarzını seviyorum yazarın. Kitap her ne kadar uzun süre elimde kalsa da, ilk başlarda patlasam da, yarısından sonra açıldı ve hızlı bir yol aldı sona doğru. Konu itibariyle Yeşilçam filmlerini aratmıyor. Yakın arkadaşlıklar, hatır gönül ilişkileri, sevmek, sevilmek, affetmek. Sezgin Kaymaz tarzını severlere tavsiye. Ama siz benim gibi yapmayın, bir çırpıda bitirin kitabı.

Kitaba gelince; Lucky İsviçre'den gelen cins bir Doberman. Girdiği ortamda kendini sevdiren, oyuncu, biraz şımarık bir canlı. Aralarına girdiği bir grup insanın hayatını nasıl değiştirdiğine şahit olacaksınız.

Altı çizilenler;

"…çözüm, her zaman çok yakınımızda ama doğru yere bakmasını bilmediğimiz için onu bir türlü göremiyoruz…" (Syf.33)

"Hayat, sonsuzluk sarayının malzemesini daima izbelerden, küller arasından seçer...(Mevlana)" (Syf.48)

"…acılar ve kayıplar, insana önceliklerini hatırlatmaya yarardı." (Syf.100)

"İnsan ancak ruhunda büyük fırtınalar kopartan o büyük kaybı yaşadığı günkü acısını muhafaza etmeyi başarabilirse o günkü kadar erdemli kalabilirdi." (Syf.101)

“…kutuplaşmanın olduğu yerde, zıtlaşma ve itişme ne kadar kuvvetli bir hal alırsa, kutupların çekimi de o kadar kuvvetli bir hal alır…" (Syf.174)

"İnsan içinden üşüyor…" (Syf.210)

"Zamane pek de ehemmiyetsiz şeylere pek fazla ehemmiyet veriyor…" (Syf.362)

"Hiçbirimiz kaderimizi kendimiz seçmedik…bundan sonra da seçemeyeceğiz…sadece, öyle olduğunu zannedip gideceğiz…" (Syf.371)

"Dinleyen dostsa memnun olur, dost kalır, düşmansa zaten bana bağlı değil kendi gerçeğine düşmandır, çeker gider, düşman kalır." (Syf.404)

İyi Okumalar :))

30.03.2016

Sadık Hidayet / Kör Baykuş

Bazı kitaplar bazı zamanlara ağır geliyor. Bu aralar verimli kitap okuyamadığımı da varsayarsak; 95 sayfalık kitap, elimde süründü durdu. Sevdim mi, sevmedim mi karar veremedim. İyi bir anlatım var evet, tasvirler falan iyi evet, ama konu sanki kopuk gibi. Gerçeklerle rüyalar birbirine girmiş. Gerçeklerin gözümüze gözümüze sokulduğu şu günlerde, kitabı yarım bırakmamak için zorla okudum, ama hiç keyif almadım. Acaba yarım bırakıp tekrar mı dönseydim bilemedim. Altını çizdiğim güzel bölümler olsa da; ben İran edebiyatını pek sevmedim. Şimdilik rafta ki yerini alsın. Belki bir zaman sonra yine buluşuruz.

Kitaba gelince; Kitap roman diye nitelendirilse de; yazarın oluşturduğu kahramanın günlüğü gibiydi daha çok. Yaşadığı kötü zamanları, buhranları, insanlara güvensizliği konu edilmiş.

Altı çizilenler;

"Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıktan yiyen, kemiren yaralar." (Syf.15)

"Hayat denen şeyden el çektim, bıraktım, pekala, gitsin elimden! Ben gidince de, adam sen de, kim isterse okusun benim bu kağıt parçalarını. Ne gelecek umurumda, ne onlar. Yazıyorsam, yazmak ihtiyacı beni zorluyor da ondan. Mecburum, düşüncelerimi hayali bir varlığa, gölgeme bildirmek baskısını çok, pek çok hissediyorum." (Syf.39)

"Her birimiz ansızın, sebepsiz düşüncelere dalmıyor muyuz, bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki zamanı, mekanı farketmez olmuyor muyuz? İnsan bilmez bile ne düşündüğünü; ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toparlanmak zorundadır. Bu da bir sesidir ölümün." (Syf.70)

İyi Okumalar :))

21.03.2016

R. J. Palacio / Mucize

Sıcacık bir kitap okudum haftalar önce. Fakat, bloga aktarmak için, nihayet bugün zaman bulabildim. Sanırım tam da yazmam gereken bir zaman diliminde oturdum bilgisayarın başına. 
İnsanlığın tamamen ortadan kalktığı, savaş çığlıklarının dünyayı inlettiği, çocukların hala ve daha fazla gözyaşı döktüğü, kadınların hiç durmadan öldürüldüğü, törürün ayyuka çıktığı vakitler. İşin garip yanı, buna alışmamız gerektiği söyleniyor, gerçek mi şaka mı bilemediğimiz zamanlar !! Kime, neden inanacağımızı bilemediğimiz zamanlar !! Dünya halinden bıktığımız zamanlar !! Öyle ki; bu kaostan kaçmak için, sığınacak liman ararken, kitaplara sarılmak çok güzel bir eylem. Öyle gözüküyor ki; bu toplumun okuyan, öğrenen ve gören bir kesime daha çok ihtiyacı var.
Tam da böyle bir zamanda çıktı karşıma August. Kocaman yüreği, hayata karşı dalga geçer duruşu, sakin ve umursamaz tavrıyla, aslında neler başardığının bilincinde olmayan küçük bir adam. Kitabı okurken, öyle tanıdık ön yargılarla karşılaşıyorsunuz ki; hayatı, bizim başımıza hiçbir şey gelemezmiş gibi yaşadığınızı idrak ediyorsunuz.
Bakmaktan ziyade, görebilmek önemli !! Biraz daha dikkatli ve algılamak için bakar isek, asıl güzelliği görebiliriz. İnsan olabilmek için sadece küçük bir çaba gerekli !! Dili çok akıcı olan bu kitabı, şu buz gibi günlerde içiniz biraz ısınsın diye okuyun bence !!

Kitaba gelince; August Pullman, doğuştan genetik bir rahatsızlığa sahip, yüreği kocaman bir küçük adam. Beşinci sınıf seviyesine kadar evde eğitim almış, fakat artık okula gitme zamanı gelmiş. Sıcacık bir maceraya hazır mısınız ?

Altı çizilenler;

"Haklı olmak ile nazik olmak arasında seçim yapmanız gerektiğinde, nazik olmayı seçin." (Syf.57)

"Bazı şeyleri anlatamazsınız. Denemezsiniz bile. Nereden başlayacağınızı bilemezsiniz. Ağzınızı açsanız tüm cümleleriniz devasa bir kördüğüme dönüşecek gibi olur; ağzınızdan çıkacak her kelime yanlış olacakmış gibi." (Syf.172)

"Hayata yeni bir kural koyalım mı?…Şöyle olsun: Daima gerektiğinden biraz daha nazik olmaya çalış." (Syf.318)

"Yüce gönüllülük güçlü olmakta değil, gücün nasıl kullanıldığında yatar…Gücüyle pek çok kalbe güç veren, insanların en yüce gönüllüsüdür." (Syf.323)

"Tüm cevapları bilmektense, bazı soruları bilmek daha iyidir." (Syf.330)

İyi Okumalar :))


22.02.2016

Sinan Sülün / Karahindiba

Yeni yazar, yeni öykü keşiflerine devam. Sırada adını çok duyduğum, birçok yerde rastladığım, hem olumlu hem olumsuz eleştiriler alan Karahindiba vardı. Okuduğum birçok olumsuz eleştiriye rağmen; kitabın, okunmaya değer, çok naif ve yalın bir dili olan, içten bir kitap olduğunu düşünüyorum. Öyküler, aslında hep yaşadığımız, ailevi, toplumsal, sosyo kültürel yapıların her birini ele almış ve büyük bir ustalıkla bize sunmuştur.
Karakterlerin kişilikleri, duyguları, hissettikleri, dönem dönem karşımıza çıkan, hatta çoğu zaman, bizim bizzat şahit olduğumuz olaylara ve duygulara çok iyi yansıtılmış. İçten anlatımının da verdiği keyifle, bir dostunuzun sizinle derdini paylaşıyormuşcasına okuyorsunuz kitabı. Bence bir fincan kahve eşliğinde, kitabı elinize alın ve kahramanlar ile dertleşmeye başlayın.

Kitaba gelince; 3 öykü. Kırgınlıklar, yaralı kalpler, ailevi buhranlar. Rıfat ile; bir şeylere geç kalınmışlığın sızısına, Numan ile; çaresizlikle, aşk acısının iç içe geçmiş haline, Adnan ile hayatın tüm çıplaklığına çarpıyorsunuz.

Altı çizilenler;

"Bize her şeyi yanlış öğretmişler.............Bu dünyanın dörtte biri kara, dörtte üçü gözyaşıymış. İnsanlıktan ikmale kalmışız haberimiz yok." (Syf.39)

"Aşk ne zaman karşına çıkacağını bilmediğin, asla engelleyemeyeceğin, kabul etmekten başka çarenin kalmadığı bir fırtına gibidir. Kendini onun kollarına, senin için seçtiği yazgıya bırakırsın. Fırtına dindiğinde belki kendini güneşin bütün bedenini ısıttığı bir bulutun içinde mutlulukla süzülürken bulursun, belki de soğuk ve yalnız kayalardan başka hiçbir şeyin olmadığı bir kıyıda. Ne olacağını asla bilemezsin. Ben sende bu bilinmezliği sevdim." (Syf.59)

"Aşk acısı ölümün provasıydı.  Prova bitmişti." (Syf.67)

İyi Okumalar :))

11.02.2016

Gaye Boralıoğlu / Mübarek Kadınlar

Tembel bir yıl başlangıcı daha !! Yılın ikinci kitabı da nihayet bitti. Bazen hiçbir şeyden zevk alamazsınız, ağzınızın tadı, ruhunuzun neşesi olmaz ya hani; tam da öyle bir dönemdeyim. Ben kitap okuyamıyorsam, bilin ki; akrep ve yelkovana düşman olmuşumdur. 

Mübarek Kadınlar'a, kitap paylaşımlarının yapıldığı sosyal paylaşım sitelerinde çok rastladım ve her kitap sever gibi merak edip, en kısa zamanda temin ettim. Yazarın dilini çok sevdim. Naif, akıcı, sizi sıkmayan ve anlatması gerekeni tam sunan betimlemeler. Ama bir o kadar da, taa derinlere değen hüzünler. Karakterler ise; her an içimizde ya da yan apartmanımızda karşılaşabileceğimiz nitelikte. Çok yabancılık çekmeden, hatta çevremizdekilerle eşleştirip; "aynı O'nun gibi" diye benzetmeler yaptığımız türde, bir o kadar biz gibi yani. Bu ara öykülerden kopamayan biri olarak, tavsiye edeceğim kitaplardan biri.

Kitaba gelince; Birbirinden duygu yüklü 13 öykü, 13 kadın, 13 hayat. Bıkkınlıklar, hüzünler, sevgiler, bitişler. Tüm öyküler okunmaya değer, fakat "Pilavcı Karısı", "Ali'nin Gözleri", "Koparmabeni" ve "Vitrin" öyküleri sanırım uzun süre aklımda olacak. 

Altı çizilenler;

"Bazen ağlıyorum kendi kendime. Fakat sıkıntılarım azalacağına artıyor. Korkarım, sahipsiz bir iğne, benim topuğumdan içeri girdi; aşağıdan yukarıya doğru vücudumda ağır ağır ilerledi ve nihayet geldi, kalbime dayandı." (Syf.17)

"Anlamıyorsan gönlünle hissedeceksin." (Syf.54)

"Bir kadının ihtimali bile, insanın hayatını toparlamasına sebep olabiliyor." (Syf.67)

"Gururun mu incindi, bırak şeytan oyunudur, ben seni tanırım. Dağ başında takatsiz mi bıraktılar, daya başını göğsüme benim ışığım yeter ikimize." (Syf.76)

"Meğer sessizlik ne sağır edici bir gürültüymüş." (Syf.95)

"Bir kez karanlıkta kalan, daima şüphe içinde olur." (Syf.121)

İyi Okumalar :))

29.01.2016

Ransom Riggs / Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları

Bir aydır elimde olan kitabı nihayet bitirdim. Kitap kötü mü ? Tabii ki hayır !! Ben "reading slump" teşhisi koydum kendime. Canım okumak istemiyor(du). Ama atlattım diye düşünüyorum. İki günde kalan 250 sayfayı bitirdiysem eğer; sanırım gerçekten atlattım. Üstelik bu kadar keyifli bir kitaba neden bu kadar zaman adapte olamadıysam ? Fantastik filmleri hiç kaçırmayan biri olarak, kitaplarda da o çocukca heyecanı duymayı seviyorum. 
Son sayfasına kadar; çocukları, mekanları ve olayları gözümde canlandırdığım çok keyifli bir kitaptı. Sanki iki zaman arasında gidip gelen kahramanlardan biriydim. Biraz olsun gerçeklerden kopup, fantastik bir dünyada dolaşmak isterim diyorsanız; kesinlikle okuyun derim. Bazen bestseller okumak iyi geliyor, en azından bana.  Sanırım seri iki kitapla devam ediyor. Bakalım İthaki Yayınları onları ne zaman yayımlayacak ?

Kitaba gelince; Jacob, çocukluğundan beri büyükbabası Bay Portman'ın, yaşadığını öne sürüp anlattığı hikayeleri, O'nun hayallerinde canlandırdığını kabul etmiş, masal gibi dinlemişti. Taa ki; büyükbabası birgün vahşice öldürülene kadar. Bu yaşadığı şok Jacob'ı hikayelerini dinlediği dünyaya sürükler.

Altı çizilenler;

"Hepimiz kendi masallarımıza tutunuruz; ta ki onlara inanmanın bedelini ağır ödeyene dek." (Syf.19)

"Biri seni içeri almazsa er ya da geç kapıyı çalmaktan vazgeçersin." (Syf.101)

İyi Okumalar :))

11.01.2016

Uygar Şirin / Anne, tut elimi !

Bazı kitaplara öyle zamanlarda rastlarsınız ki; ruhunuz dile gelmiş, satırlara dökülmüş zannedersiniz. Karışık Kaset'i okuduktan sonra tüm Uygar Şirin kitaplarını edindim. "Anne, tut elimi!" ile başladım okumaya. Hikayesi, anlatımı ne kadar naif olsa da, bir o kadar işliyor içinize. Belki ben tam da ihtiyacım olan bir vakit rastladım bu kitaba. 
Hepimiz hissederiz zaman zaman; hayat sadece bize mi bu kadar kötü diye ? Değil aslında !! Kimi zaman hiç yaşamak istemediklerimiz inadına üstümüze de gelse, çoğu şeyin suçlusu da olsak, değil !! Hayat zaman zaman, ama fırtınalı ama tsunamili herkese biraz serttir. Hayat, o dev dalgalara rağmen, birgün geliyor usul usul yanaşıyor limana.
Kitapta yer alan bir parça beni çok etkiledi. Zaten bildiğim bir şarkı idi, fakat hikaye ile bütünleşince daha bir anlam kazandı.
"Ah, peşimde rüzgâr, ne yağmurlar dost ne bir kıyı var, deliyim
 Ah, düşlerim kaldı, yalnızım düşlerim kaldı, deliyim
 Ah, yaralı kalbin, sönüp gidecek yaralı kalbin, delisin
 Ah, küçücük gemi, dönmezsin bir daha geri, delisin"

Kitaba gelince; Ceren, bir trafik kazasında annesini kaybettikten sonra hayata karşı susar. Sessizliği ile kendini cezalandırır. Peki ya hayat ne idi ?

Altı çizilenler;

"Ben konuşsaydım, kendimi anlatmaya çalışırdım. Beni anlamanızı isterdim. Ama bu imkansız, değil mi? Ben konuşsaydım, susardım." (Syf.11)

"İnsan "Ne fark eder" dediği zaman hiçbir şey için uğraşmıyor." (Syf.39)

"Anlamıyorsan, aklın ermediğinden değil, zamanı gelmediğindendir." (Syf.50)

"Ne kadar gizlenirsen o kadar görünürsün. Ne kadar kaçarsan o kadar yakınlaşırsın. Ne kadar sakınırsan o kadar acırsın. (Syf.68)

"Yo, o kadar kolay değil bu. Hiç kolay değil. Hayat öyle akşamdan sabaha değişen bir şey değil. Öyle direksiyonu çevirdin mi dönen bir araba değil. Sen uğraşıp uğraşıp dümeni zar zor iki milim oynattıktan yıllar sonra, yönünü belli belirsiz, fark edemeyeceğin kadar az değiştiren, iğrenç, dev bir gemi." (Syf.119)

"Bizim böyle kötü bir huyumuz var işte.
  Her şeyi birbirine çarpar, tozu dumana katarız.
  Çünkü o zaman, etrafına bakınca hiçbir şey göremezsin.
  O zaman. dönüp kendine bakmayı akıl edersin." (Syf.140)

Ve son olarak;
"Ya soba sırf sen öyle olduğunu düşündüğün için sıcaksa? Ya soba sen ona ne dersen o oluyorsa?"











İyi Okumalar :))

6.01.2016

Mahir Ünsal Eriş / Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde

Ne zaman Mahir Ünsal Eriş okusam, ruhum, hüzün ve çocuk sevinci ikilisi ile kapışıyor. Bir yandan çocukluğunu özleyip, bir yandan yaşadığın an itibari ile hüzün basıyor ruhunu. Yazarı okuyanlar bilir ki; dili sade, yalın ve akıcı. Sizi sıkmadan akıp giden öyküler.
Biz eskiden arkadaşlarımızı, dost rütbesine terfi ettirir çok severdik. Şimdi hepsi "anı"lar altında yazılan birkaç cümle. Artık pişmanlıklarımızla boğuluyoruz sadece. Çabalamak adına koşar iken, sizle koştuğunu sandığınız insanların fütursuzca yürüdüğünü görmek artık hayat.
Neyse ki Mahir Ünsal Eriş gibi yazarlar var da; yaşadığımız andan bizi alıp, eski, bahçeli evlerin merdivenlerine oturtup çocukluğumuzu anlatıyor adeta. İyi ki kitaplar var ve nefes alabildiğimiz bir atmosfer sunuyor bize.

Kitaba gelince; 14 öykü. Birbirinden farklı, bir o kadar sıcak karakterler. Dostluklar, boşuna çabalar, yoksulluklar, yalnızlık, yarım kalmışlık. Sıcacık öykü özleyenlere tavsiye.

Altını çizdiklerim:

"Ne çok değişiyor dünya, sanki her sabah dünden akılda kaldığı kadarıyla yeniden kuruluyormuş gibi. Her gün biraz daha kendine benzememeye başlıyor her şey o yüzden." (Syf.26)

"Kafamın içi öğlen uykusu gibi güzel, uyuşuk ama bir yandan da..." (Syf.47)

"Hayat boşluk kaldırmıyordu çünkü, boş bıraktığın yeri gelip kendi dolduruyordu." (Syf.106)

İyi Okumalar :))