15.11.2013

Sabahattin Ali / Kuyucaklı Yusuf

Kürk Mantolu Madonna'dan sonra okuduğum ikinci Sabahattin Ali kitabıydı. Kuyucaklı Yusuf beni çok farklı zamanlara götürse de, uzun yılların geçmesine rağmen, yaşanmışlıkların, kederlerin, ezilmelerin nedenleri ve sebepleri hala bizlerle var olan olgular olduğunu gördüm. Yaşamın her döneminde güçlü olan; güçsüzü, yetimi, fakiri, ihtiyacı olanı hor görmüş ve kullanmış. Günümüzde hala devam eden bu davranış şeklini sevgili yazar kitabında öyle güzel bir dil ve üslupla anlatmış ki, yıllar farklı olsa da eşleştirme yapabiliyorsunuz. Yalnız kalmış bir çocuğun sığıntılığı, bu sığıntılıktan dolayı yüzeye çıkamamış karakterini, iç sesini öyle güzel işlemiş ki yazar mest oluyorsunuz. Bu kitabı okuduktan sonra karar verdim ve ilk alınacaklar listeme tüm Sabahattin Ali eserlerini ekledim. Ve bizlere böyle edebi değerleri yüksek olan eserler sunan birçok değerli yazarımız olduğu için kesinlikle çok şanslıyız. Kitabın son sayfalarında bulunan kitapla ilgili yapılan analizi mutlaka okumanızı öneririm.

Kitaba gelince; Yusuf. Kuyucaklı Yusuf. 1930'lu yıllarda kötü bir olay sonucu anne ve babasını kaybetmiş bir yetimdir. Olay incelemeye gelen Kaymakam Salahattin Bey tarafından alınır ve büyütülür. Kaymakamın geçimsiz karısının söylentilerine rağmen uzun yıllar bu aile ile yaşayan Yusuf, evin kızı olan Muazzez'e kendine bile itiraf edemediği bir sevgi ile bağlanır. Zenginin fakiri hor gördüğü kötü zamanlarda, hayatı ile ilgili sürekli çelişkide olan Yusuf bu cengamenin içinden çıkmak için çırpınır.

Altı çizilenler;

"Bir felakete sükun ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir." (Syf.11)

"Hayat, birbirinden ayırdıklarını, kısa bir müddet için tekrar yaklaştırır gibi olsa bile, uzun zaman yan yana bırakmıyordu. Geçen günleri bir daha geri getirmek mümkün değildi ve sadece hatiralar, iki insanı birbirine bağlayacak kadar kuvvetli değildi." (Syf.177)

"İstihfaf ettiği, kendisinden zayıf bulduğu mahlukların mahkumu olmak çok harap edici bir şeydir." (Syf.200)

İyi Okumalar :))


12.11.2013

Daphne Du Maurier / Rebecca

Twitter'da takip ettiğim ve sevdiğim sevgili Şebnem Bozoklu'nun bir tavsiyesi üzerine aldım kitabı. Uzun zamandır kitaplığımda okunmayı bekleyen kitaba nihayet sıra geldi ve okundu. Kitap klasikler arasında yerini almış bir eserdir. Okurken, satırlardaki betimlemelerde Jane Austen tadını alıyorsunuz. Tabii ki hemen küçük bir araştırma yaptım. Kitabın hikayesi 1940 yılında Alfred Hitchcock tarafından siyah beyaz olarak sinemaya aktarılmış. Filmi internet aracılığıyla hemen edindim. En kısa zamanda izlenecek. Her ne kadar klasikleşmiş eserlerin sinema/dizi gibi ortamlara aktarılmasını tasvip etmesemde, okuduklarımı ekranda görmek de ayrı bir zevk vermiyor değil. İlginç olan ise kitabı anlatan kahramanın ismini bilmiyor olmanız...

Kitaba gelince; Bayan Winter, Maxim Winter ile evlenmeden önce zengin bir kadın olan Bayan Van Hopper'ın yanında yardımcı olarak çalışmakta. Birlikte çıktıkları bir gezide tanıştığı Maxim'e aşık olur. Bayan Van Hopper'ın aniden çıkan başka bir seyahati için otelden ayrılacakları gün Maxim'den evlilik teklifi alan Bayan Winter, hem sevdiği erkek ile evleneceğine hem de Maxim'in sahibi olduğu Manderley Malikanesi'nde yaşayacağına sevinerek teklifi kabul eder. Fakat Bayan Winter'ın evin hizmetkarlarından biri olan Bayan Danvers'dan göreceği ters tutum ve öğreneceği bazı sırlarla baş etmesi pek kolay olmayacaktır !!!

Altı çizilenler;

"Mutluluk, ödüllendirilmesi gereken bir servet değil, bir düşünce biçimi, ruh hali." (Syf.10)

"Acaba bu dünyada kendi çekingenliklerini kıramayan, körlükleri ve budalalıklarıyla gerçeği kendilerinden gizleyen bir duvar ördükleri için acı çeken ve çekmeye devam eden kaç insan vardır ?" (Syf.330)

İyi Okumalar :))


7.11.2013

Yekta Kopan / Aile Çay Bahçesi

Kitaplığımda tüm kitapları bulunmasına rağmen, ben Yekta Kopan'ın son kitabından başladım okumaya…Sayfaca ince olan kitapta bu kadar anlam yüklü satırlar ile karşılaşacağımı düşünmedim…Anne…Hep düşlerdedir…Baba…Korunaktır…Kardeş…Candır, kıskanılan, ama paylaşılamayandır aslında…Babaanne, anneanne, dede…Korunakların korunakları…Aile, herşeydir…Müzeyyen…Sen, ben, o…Kim bilir, tüm kadınlardan bir parçadır belki de…Dilimize kadar gelip söyleyemediklerimiz, kalbimizden geçip yuttuklarımız, beynimizi meşgul edip un ufak ettiklerimizdir…

Kitaba gelince; Müzeyyen…Küçük yaşta annesini kaybetmiş…Hayatı boyunca kardeşini kıskanmış…Hep O'nun önüne geçerek kendi varlığını sildiğini düşünmesine sebep olmuş…Babası'nın   O'nun için ne anlam ifade ettiğini yıllarca sorgulamış…İki kız kardeşin iç hesaplaşmalarla geçirdiği bir yaşam…Peki ya Müzeyyen'in iç sesleri !!!

Altı çizilenler;

"Yüzünü unuttuğun birinin sesini duyuyorsun. Sesini unuttuğun birinin yüzünü hatırlıyorsun. Hayat seni bir köşede sıkıştırıyor. Sırlardan oluşan ağaç, yapraklarını dökmeye başlıyor. Yaptığın sıradan iş, olağanüstü bir büyüye dönüşüyor. Bir hedef belirliyor. Aniden." (Syf.21)

"Saniye kolu, zamanı öğretmiyor insana. Sadece koşuyor." (Syf.22)

"Korkularımızla öldürüyoruz zamanı. Oysa saniye kolu, tüm cesaretiyle koşmaya devam ediyor." (Syf.22)

"Ömrüm boyunca, ikinci el eşya satan bir dükkanın vitrinine bakar gibi baktım hayatıma." (Syf.54)

"...Zaman kendi bildiğince geçip gitsin. Önce yazıları silsin, sonra da beni. Mezar taşında zamana direnen harfler, zihnimde bana direnen anılar kalsın sadece..." (Syf.62)

İyi Okumalar :))


6.11.2013

Ahmet Ümit / Beyoğlu'nun En Güzel Abisi

Yine bir Ahmet Ümit klasiği…Yine İstanbul caddeleri, sokakları, terkedilmiş mahalleleri…Yitip gitmiş hayatlar, yitmeye yüz tutmuş taze hayatlar…Terk edilmişlik içinde yok olan umutlar…Kabadayılar, hayat kadınları, tinerci sokak çocukları, gezi parkı, savaş/barış, korku/cesaret…Kısacası ne ararsanız var satırlarda…Bu sefer Beyoğlu'nda Tarlabaşı'nda ağırladı beni Ahmet Ümit…Yine kendine has tasvirleri ile beni o satırlardan alıp Tarlabaşı'na götürdü…O sokaklara misafir etti…Öyle ki bende o yıkık binaların birinin kapı aralığına saklanıp hikayeyi oradan izledim…

Kitaba gelince; Nevzat Başkomiser yine iş başında…Yılbaşında Tarlabaşı'nda işlenen cinayette ölen Engin'in katili birden Nevzat Başkomiser ve Ali'nin günlerinin, gecelerinin tek konusu olur…Kriminalog Zeynep ile bu cinayeti çözmeye çalışırken, Tarlabaşı ile ilgili öğrendikleri gerçekler onları birçok suçlu yüzle karşı karşıya getirir…Bu kez Başkomiser Nevzat'ın işi biraz karmaşık…

Altı çizilenler;

"Ben bile kendimi tam olarak anlayamazken, bir başkası beni nasıl anlatabilirdi ki?" (Syf.63)

"Gece, yaşlı şehirlerin kusurlarını örten siyah kadifeden bir örtüdür." (Syf.75)

"Azrail'e koz vermek istemiyorsan, sevdiklerinin sayısını az tutacaksın bu dünyada..." (Syf.105)

"Hayat, yaşadıklarımızdan çok hayal ettiklerimiz değil mi zaten..." (Syf.270)

İyi Okumalar :))