19.12.2017

Sabahattin Ali / Sırça Köşk

Sabahattin Ali okumak, her öykü de farklı bir dünya ile tanışmak büyük bir keyif benim için. Romanlarından sonra, ilk öykü kitabı. Öyküleri de, romanları gibi akıcı, dili sade ve anlaşılır

1944 - 1947 yılları arasında kaleme alınmış öyküler. Yıllar öncesinden günümüze ışık olmak, nasıl bir ileri görüşlülüktür ? Kitabın arka kapağında "…zamana karşı koyan öyküler" ibaresi, tam da bunu dile getirmiş. O yıllardan günümüze hiçbir şeyin değişmemesi aslında büyük bir acı. Çoğu kitapta buna rastlamak, kendi adıma, biraz düşündürüyor aslında !! Keşke diyorum, acılar yaşanmadan görebilsek çoğu şeyi !! Kitap bir dönem yasaklanmış. Okuduktan sonra nedenini anlayabiliyorsunuz zaten !!

Kitaba gelince: Kitapta yer alan öykülerin hepsi sizi düşündürüyor, hüzünlendiriyor, biraz da acıtıyor. Fakat "Cankurtaran" öyküsü var ki; iki kere okudum. Bir de anlatımını çok sevdiğim "Çirkince" var. Kitabı masallar ile sonlandırmış yazar. Günümüze de, bir hayli ışık tutan, "Koyun Masalı" ve "Sırça Köşk" ile anlatmaya çalıştığı devlet ve sistem kavramları bir hayli manidar. Mutlaka okumalısınız dediklerimden !!

Altı Çizilenler;

"…ruhumuz böyle gökyüzlerinde uçup dururken birdenbire yere inip insan küçüklüğü ile karşılaşmak ne tuhaf." (Syf.27)

"…kendinizi öğrenmiş oldunuz. Dedim ya, kendi içimizde, kendimize dair bilmediğimiz o kadar çok şey var ki…Böyle vesilelerle meydana çıkıyor da öğreniyoruz. Bunların var olması utanılacak bir şey değildir, var olduğunu öğrendikten sonra buna göre hareket etmemek yanlış, hatta korkunç olabilir." (Syf.109)

"Asıl bahtiyar, bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil, ona erişeceğini anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir 'Ah!' diyerek düşüp ölebilendir." (Syf.127)

"Bu dünyada çobansız da, köpeksiz de yaşanabilirmiş. Ama bunu anlamak için her defasında bu kadar kanlı kurbanlar verecek olursak pek çabuk neslimiz kurur. Bari siz gözünüzü açın da, ilerde başınıza yeniden itler, hele kendilerini kurt sanan palavracı itler musallat olursa, sürüyü canavarlara paralatmadan onları defetmeye bakın!" (Syf.135)

"Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter." (Syf.141)

İyi Okumalar :))

28.11.2017

Mustafa Orman / Derdin İncinmesin

Bazı kitapları kitaplığıma erken ekleyip, tanışma sürecini uzatıyorum. "Derdin İncinmesin" de onlardan biri. Uzun süredir kitaplığımda ve uzaktan uzaktan bakışıyorduk. Sonunda okudum ve bloga ekleyeceğim vakit bir durdum !! Ne yazacağımı bilemedim. Aslında biliyorum da, kelimelere dökemiyorum. Bir deneyeyim yine de !

Bir ilk kitap. Yazarın ilk göz ağrısı. Sakin gibi, fakat bir o kadar da naif bir sertlik söz konusu. Yormuyor, kelimeler akıp gidiyor. Yüreğinize bir taş oturuyor, ama kuş tüyü kadar hafif. Sert bir yumruk yiyorsunuz, ama acıtmıyor. Samimi. Uzak. Yakın. Her öykü bir özdeyiş ile başlıyor !! Değişik bir tat vermiş. Özdeyişin etkisine göre, merakınız artıyor çünkü. Öykü severlere tavsiyedir.

Kitaba gelince: Sorgusuz sualsiz kabullenişleri, yok sayılmaya çalışılanları, yaşadığın topraklarda yabancı gibi hissetmeyi, hissetmekten öte yabancı olmayı anlatıyor öyküler. Ben en çok "Palto" ve "Dut Ağacı"nı sevdim.

 Altı Çizilenler;

"Dünya, birine acı çektirenler ile sırası gelince aynı acıyı çekenler arasında gidip geliyor." (Syf.13)

"İnsan insanın parçasında yer almak ister," dedim.
 Herkes ister. Bir taraf inanmayı seçer, diğer taraf bu inancı fark etmemenin yanında, bunu kötüye kullanır, karşısındakini paramparça eder," dedi." (Syf.15)

"Nereye gidersen git yine aynı yerdesin, kendinlesin." (Syf.17)

"Acı hariç, her şeyin açlığı çoğunluktadır." (Syf.23)

"Göz müydü, söz müydü gerçek olan? Ruha mı, gövdeye mi batar acı ?" (Syf.30)

"Hayat teselli mektebi değildi, dert kabriydi." (Syf.39)

"Zamanın da aksayan yanları vardı, konuştukça başkasına geçen, düşündükçe insanlara batan." (Syf.40)

"Bu dünyada yürümek kısa, anlatmak uzundu." (Syf.41)

"Kavradığımız, kıvrandığımız yerdi." (Syf.44)

"Herkes birbirine yetişiyor da, kimse kimseye varamıyor; yetmiyor." (Syf.69)

"İnsan kendinde kırılacak yerleri çok iyi tanıyor da, başkasının kırılacak yerlerini hiçbir zaman bilmeyip daima kırıyor." (Syf.72)

İyi Okumalar :))

16.11.2017

Ali Şeriati / Ebuzer

Bazı kitaplar, bazı zamanlar, biri aracılığı ile giriyor hayatıma. "Ebuzer" de bunlardan biri. İnsan okumaya başladığında, içindekilerden etkilenip, altını çizdikçe; bir yandan da düşünüyor: "Bunu öneren kişi, acaba ne kadar etkilendi şu yazılanlardan ve ne kadarını aktarabildi hayatına?" Çünkü bazı kitaplar öyle bir nokta da ki benim için; öneriyorsan, etkilendiğin ve hayatına uyguladığın içindir. Ama maalesef, insanoğlu hiç bir yüzyılda değişmeyecek sanırım. Akıl verme konusunda ön safhada olup, uygulamaya gelince arkalara kaçan bir güruh oluveriyoruz.

Ali Şeriati'yi ilk kez okudum. Kendisi İran'lı bir düşünür ve yazar. Çağdaş İslam düşüncesi üzerine eserler vermiş. Sahip olduğu düşünce ve kaleme aldığı eserlerden dolayı hapis yattığı dönemler olmuş. 43 yaşında İngiltere'de vefat etmiş.

Kitabı şu zaman okuyup da; bir şeylerin değişmediğini görmek vahim bir durum, değişeceğini ummamak daha da vahim. Yüzyıllar öncesinde başlayan koltuk savaşları, taa Hz.Muhammed (sav)'in vefat yıllarına dayanıyor. İnsani hırslar, değerleri yok saymak, bir takım olguları şahsi çıkarlar için kullanmak !!

Yazarın "Sizi rahatsız etmeye geldim!" sözü ile giriş yapılan kitapta, altını çizdiğim o kadar yer var ki; hangisini paylaşmalıyım diye düşünürken, kısa olanları yazmayı, uzun olanları fotoğraf olarak paylaşmaya karar verdim. Kitaplığınızda bulunması gereken bir eser.

Kitaba gelince: Hz.Muhammed (sav)'e inanıp İslam'ı kabul eden ilk sahabelerden olan Ebu Zer'in, inandıktan sonra, ölene kadar ki mücadelesini anlatmakta.

Altı Çizilenler;

"İslam düşmanları hilafet sistemine yol bulmuş, kurtçuklar gibi İslam'ı kemiriyorlardı." (Syf.18)

"Ey Muaviye ! Eğer bu sarayı kendi paranla yapıyorsan israftır, yok eğer halkın parasıyla yapıyorsan ihanettir." (Syf.25)

"…İyi arkadaş yalnızlıktan, yalnızlık kötü arkadaştan iyidir. Bir malı emanet vermen mühürleyip saklamandan, mühürleyip saklaman da birisini itham etmenden iyidir." (Syf.69)

"Hilafet rejiminin saltanat rejimine dönüştüğünü, padişahlık debdebesinin ve protokollerinin İslam hükümetinde uygulandığını, şehvetperestliğin ve dünya düşkünlüğünün İslam'ın siyasi sistemindeki zühde ve takvaya galebe çaldığını görüyordu." (Syf.118)

"Bazen bir can, bir cihandır ve bazen bir fert, tek başına bir toplum!" (Syf.163)















İyi Okumalar :))

6.11.2017

Gabriel Garcia Marquez / Benim Hüzünlü Orospularım

İkinci Marquez kitabı. Sanırım her kitabından sonra, neden bugüne kadar okumamışım sorusunu soracağım. Marquez'in o, tamamen kendisine ait tarzı, sizi içine alan konu ve anlatımıyla bu kadar geç tanıştığım için üzüldüm. Geç olsun güç olmasın deyip tüm kitaplarını alınacaklar listesine ekledim bile.

Yazarın dili "Kırmızı Pazartesi"de olduğu gibi akıcı ve anlaşılır. Bir çırpıda okunan cinsten. Yine hafızaya kazınan bir karakter. Gözünüzün önünde canlandırdığınız betimlemeler. Bir insanın hayatında ki öncelikler, belli bir yaşa kadar umursamaz oluşlarımız. Ama yaş 90'a dayanınca geriye dönüş. Sorgulamalar, pişmanlıklar, keşkeler. Hayata yeniden tutunma çabaları, hiç yaşamadığı duyguları yaşama çabası. Geç kalınmışlıkların derin hüznü belki de. Ve sanırım, tüm bu sorgulamalar için 90 yaş, geç bir yaş !!

Kitaba gelince: Hayatı boyunca aşkı tatmamış, para karşılığı kadınlarla birlikte olmuş 90 yaşında yalnız bir adam. 90 yaşına girdiğinde, bakire bir kızla birlikte olma isteğinin, O'nu sürüklediği farklı duygular.

Altı Çizilenler;

"Kimse aldatmasın kendini, sakın, sanmasın ki daha uzun sürecek beklediği hayat, daha önce gördüklerinden." (Syf.30)

"Seks, insanın aşkı bulamadığında elinde kalan bir tesellisidir." (Syf.60)

İyi Okumalar :))

1.11.2017

Murat Menteş / Dublörün Dilemması

"Ruhi Mücerret"ten sonra, yine keyif aldığım, sonunda acaba ne ile karşılaşacağım diyerek, büyük merakla okuduğum bir Murat Menteş kitabı daha bitti. Bu kitap bittiğinde de; "bu nasıl bir hayal gücü" sorusuyla başbaşa kaldım. 

Yazarın olay örgüsü, seçtiği karakterler, karakterlere verdiği isimler, kısacası kitapta ki her şey tuhaf, değişik, sıra dışı. Fakat sizi içine öyle bir çekiyor ki; elinizden bırakmadan sona geliyorsunuz. Merak uyandırmasının yanında, eğlenceli bir anlatım sunuyor yazar. Sizin de hayal gücünüz yerinde ise (kıyısından köşesinden yazarınkine erişemese de), çok eğleneceğiniz bir kitap sizi bekliyor. Ben şimdiden "Korkma Ben Varım"ı alınacaklar listeme ekledim. Murat Menteş ile kesinlikle tanışmalısınız.

Kitaba gelince: Nuh Tufan. Yetimhanede büyümüş bir albino. En yakın arkadaşı İbrahim Kurban'ın farklı bir fikriyle kendilerini sonu gelmeyen bir macerada bulurlar.

Altı Çizilenler;

"İnsanların çoğu, itirafın yerine iddiayı, acziyetin yerine öfkeyi, çaresizliğin yerine avuntuyu koyarak öldürüyorlar vakitlerini." (Syf.20)

"Yaptığınızı, bir budalanın bunu sizden beklediğini düşündüğünüz için yapıyorsanız, onun sizden bunları beklemesi de, sizin onun bunları beklediğini umduğunuzu sanmasından ileri geliyorsa, herkes istemediği bir şeyi yapıyor demektir. O zaman, ortaya hakikaten budalaca bir durum çıkar." (Syf.40)

"İmkansız, reddedilmiş mümkündür…" (Syf.69)

"Suyun suda kayboluşu gibi, hakikati bulmak uğruna kaybolmayı göze almak…En önemli ayrımlar hep en belirsiz olanlardır." (Syf.69)

"Yanılgılarımızın çoğu, düşüneceğimiz yerde duygulanmak ve duygulanacağımız yerde düşünmekten doğar." (Syf.193)

"Karanlıkta kelimelerin ağırlığı kat kat artıyor." (Syf.198)

"Hayat, maliyetleri karşılamayan bir iştir." (Syf.221)

İyi Okumalar :))

23.10.2017

Füruzan / Berlin'in Nar Çiçeği

"Sevda Dolu Bir Yaz" ve "Benim Sinemalarım" öykü kitaplarından sonra, ilk Füruzan romanı. Kitap 1988 yılında çıkmış ve 6 ay içinde iki baskı yapmış.
Yazar dönem kitaplarını çok güzel bir gözlem ile sunuyor bizlere. Karakterleri, mekanları, olayları öyle bir dille anlatıyor ki; satırlarda kaybolup, o dönemi yaşıyorsunuz adeta.
Dönem romanlarını daha bir seviyorum ben. Görmediğin, yaşamadığın yılları, karakterlerle özdeşleşip yaşıyor gibi hissetmek, okuma serüvenime farklı bir tat katıyor.
Roman kocaman bir yalnızlığın romanı. Günümüzde hala var olduğuna inandığım bir yalnızlık. İşin trajikomik yanı, şimdiki zamanda, gösterişli bir kalabalığın içinde yalnızız. Ve bunun iyi bir şey olduğunu sanıyoruz. Fakat kitapta, tam da şu günlerde unuttuğumuz; inanmak, güvenmek, saygı duymak ve sevmek olguları öyle güzel işlenmiş ki; insan umut etmekten hiç vazgeçmek istemiyor. Kitap satırlarında dahi olsa; bir gün gerçek olacağına inanıyor, tüm insani saflıkla.

Kitaba gelince: Zor savaş yıllarında, eşini savaşa göndermiş, iki çocuğuyla hayatta kalma mücadelesi veren Frau Elfriede Lemme'nin sonunda yalnız kalarak yerleştiği yerde, bir Türk ailesiyle kaynaşmasını ve önyargıların tabu olmaktan çıkmasını konu ediyor.

Altı Çizilenler;

"Tanrı insana iyi ol, demiştir. Öldürmeyeceksin, seveceksin, demiştir. Kutsal kitaplar böyle buyuruyor. Bizler de inanıyoruz." (Syf.45)

"Yenilgi konuşulmazsa, tümüyle belleklerden silinebilirdi, iyi doğru olansa salt utkuları anmaktı." (Syf.72)

"İnsanoğlunu ölümsüz kılan tek şey sevgidir değil mi? Sevgiyi tanımamışsak onurlu olmayı da bilemeyiz. Sevginin olmadığı yerde onur diye tanıtılanlar cimrilik, bencillik, hatta kindir." (Syf.98)

"Bu dünyanın ezasını cefasını baştacı edip, gülmesini, konuşmasını unutmasınlar sakın. Gönül haslığını, bilek gücünü kötüye vermesinler. İşte bunları dilerim insanoğulları için. Şu dünyaya, iyi duralım, iyi bakalım." (Syf.107)

"Yoksul dürüstse, saklısı kara günüdür ancak." (Syf.163)

"Tam gülmenin kışlağı yaylağı nere ola ki? Bir bilenini bulsak da göç etsek?" (Syf.163)

"Biz batırıyoruz dünyayı, sonra gidip gidip papaza düzeltmesi için yalvarıyoruz, akılsızlık, budalalık bu…" (Syf.168)

İyi Okumalar :))

16.10.2017

Carl-Johan Vallgren / Denizadamı

Sosyal medyayı çoğu zaman eleştirsek de, bize güzellikler kattığı da kaçınılmaz. Kendi adıma, takip ettiğim birçok kitapsever insandan güzel tavsiyelerle, güzel kitaplarla tanışıyorum. Güzel kitap demek, yeni maceralar, yeni unutulmayacak kahramanlar demek.

"Denizadamı" bunlardan biri. Biraz gerçek, biraz fantastik, bolca insani. Aslında daha çok, gerçek ile gerçek dışının hoş bir birleşimi olmuş. Yine unutamayacağım iki kahramanla tanıştım. İki kardeş. Olan bitene inat, sevgiyle bağlı iki kardeş. Kötülüklerden sıyrılmaya çalışma mücadelesi veren, hayallerine ulaşmaya çalışan iki küçük yürek.

Yazarın dili, olay kurgusu, karakterlere olan özeni ve betimlemeleri kesinlikle çok iyi. Bir solukta okunabilecek bir kitap. Yazarın bir önceki kitabı da Metis Yayınları'ndan çıkmış, şimdiden okunacaklar listesinde. Böylece takip listesine bir yazar daha eklendi.

Kitaba gelince: Nella ve Robert, birbirine sımsıkı bağlı, ebeveynlerinin ihmallerine karşı var olmaya çalışan, toplumun diğer yanlarında da kendilerini korumaya çalışan iki kardeş. Bunlara göğüs gererken karşılaştıkları olağandışı bir olay hayatlarını yönlendirir.

Altı Çizilenler;

"Bir başlangıç yok, son da. Bunu biliyorum artık. Başkalarının öyküleri belki bir yerlere çıkıyordur, benimkiler çıkmıyor. Bir daire çiziyor, bazen bunu bile yapmıyor, durduğu yerde duruyor. Ve ben şunu merak ediyorum: Kendini durmadan aynı yerde tekrarlayan bir öykü neye yarar ?" (Syf.7)

"Neler olduğunu bilemiyorum. Bu…hayatta…yahut ne deniliyorsa artık, insan dokunmak için bir şeye uzanıyor…ama yalnızca boşluğa dokunduğunu fark ediyor. Yani insan hiçbir şeye güvenemiyor, kendine bile." (Syf.180)

"Gerçek bir başlangıç yoksa gerçek bir son da olmazdı." (Syf.224)

İyi Okumalar :))